Kuran’i Mecid ve Tefsirli Meal’i Alisi

بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم ÖNSÖZ Bu Meâl-i Münîf ’in hazırlanmasında emeği geçen kardeşlerime teşekkür eder, Alîm ve Habîr olan Mevlâ Te‘âlâ tarafından mükafatlandırılmalarını niyaz ederim. MAHMUD USTAOSMANOĞLU (İsmailağa Camii Em. İmam-Hatibi) […]

بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
ÖNSÖZ
Bu Meâl-i Münîf ’in hazırlanmasında emeği geçen
kardeşlerime teşekkür eder,
Alîm ve Habîr olan Mevlâ Te‘âlâ tarafından
mükafatlandırılmalarını niyaz ederim.
MAHMUD USTAOSMANOĞLU
(İsmailağa Camii Em. İmam-Hatibi)
Bütün hamdler O Allâh-u Te’âlâ’ya mahsustur ki; cem’ ve tenzı̂h makamından, hiçbir nok sanı bulunmayan Arapça bir Kur’ân indirdi. Ayrıca O, burhân ve huccetleri üstün ve parlak olarak, bir de onu her zaman diliminde bâkı̂ bir mucize olarak ebedîleştirdi.
Sonsuz salât ve sınırsız selâm, Efendimiz Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) üzerine olsun ki onun zâtı, âyât-ı tenzı̂liyyenin mehbitı, ahlâkı ise Hazret-i Kur’ân’dan ibaret idi.
Ehl-i Beyt’ine, ashâbına ve kıyâmete kadar ihsân ile onlara tâbi olanlara da bî hadd ve bî add salât-ü selâm olsun ki, onlar tenzîl nurlarının meşrıkleri ve te’vil sırlarının mağribleriydi.
Bundan sonraki beyanımız şu yöndedir ki; bu “Tefsirli Meâl”e başlarken sebeb-i te’lîfi ortaya koymayı uygun gördük, şöyle ki:
Yıllardan beri sohbetlerimizi takip eden kardeşlerimizin malûmu vechile; eski deyimle “Kırık mana” olarak ifade edilen üslûb üzere Kur’ân-ı Kerîmin kelime kelime manasını açıklamak ve sonra toplu manayı çıkarmak âdetimiz olup, en büyük arzularımızdan biri de isteklileri tarafından bu usûlün öğrenilip öğretilmesiydi.
Mânevî işaret üzere başlatmış olduğumuz “Rûhu’l-Furkan Tefsiri”mizin bu gayeye ne derece hizmet ettiği, beyana muhtaç değildir.
Ancak ihvân-ı dîn ile ilgili bu zamana kadar yapmaya mecbur olduğumuz birçok vazife ve meşguliyetimiz, ayrıca karşımıza çıkan bazı maniler dolayısıyla; 8 Safer 1426 (18 Mart 2005) tarihine ulaştığımız günlerde henüz tefsirimiz En’âm Sûre-i celîlesinin sonuna gelebilmiştir.
Tefsirimizin, sahasında yazılan eserlere kıyasla geniş muhtevası, birçok kaynaklara dayanan ilmî bir faaliyet oluşu ve zamanın bereketsizliği göz önünde bulundurulduğunda, ilk ve asıl gaye miz olan Kur’ân-ı Kerîm’in tümü hakkında yapılması hedeflenmiş tefsirli bir meâlin siz okuyucu larımıza ancak seneler sonra tam bir şekilde ulaşacağı görüşü böylece herkese hâkim oldu.
Bu yüzden A’râf Sûresi’nin tefsirinin yapılacağı 13. cilde başlamadan önce tefsir çalışmamızı bir sürelik durdurup, Allâh-u Te’âlâ’nın tevfîkıyle tefsirli bir meâli itmamdan sonra inşâallah tekrar tefsir çalışmamıza dönerek, taliplerine takdime sa’y-ü gayret göstermeyi uygun gördük.
Çalışmak bizden, muvaffak kılmak ise ancak Allâh-u Te’âlâ’dandır. Ancak “Bunca meâl varken yeni bir meâle ne ihtiyaç vardı?” şeklinde bir soru kaçınılmaz olarak akla gelebileceği için, meâlimizin diğerlerinden farkını açıkça ortaya koyma ve herkesin bu meâle niçin ihtiyaç duyacağı gerçeğini izah etme gereğini fark ettiğimizden, bu noktada bu hususu maddeler halinde serdettik:
1) Belirtmeden geçemeyeceğimiz en önemli hususlardan biri şudur ki; âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerin kuru kuruya tercemesi yapılıp, gereken izah verilmediği takdirde bu işin zararı faydasını geçebilir. Zira Kitap ve Sünnet’te “Nesh” denilen bir hüküm geçerlidir ki bu:
“Şer’î bir hükmün, Allâh-u Te’âlâ tarafından tümüyle kaldırılması veya misli yahut daha iyisiyle değiştirilmesidir.”
Mesela; Bakara Sûre-i celîlesinin 180. âyet-i kerîmesinde: “Ardından mal bırakacak kişinin ana-babasına ve akrabasına vasiyet etmesinin farz olduğu” açıkça bildirilmiştir.
Hâlbuki daha sonra gelen Nisa Sûresi’nin 11 ve 12. “Miras âyetleri” ile herkesin ne alacağı taksim edilmiş olduğundan, ölecek kişinin kafasına göre vasiyet yapmasının farziyeti kaldırılmaktan öte, yapsabile geçersiz sayılmıştır. Dolayısıyla Bakara Sûresi’nin âyetinin meâli verilirken, hükmünün nesh edildiğine dair bilgi verilmezse, okuyucu bu hükmün geçerli olduğunu sanarak hataya düşebilir. Bunun misallerini çoğaltabiliriz.
Binâenaleyh; âyetler arasındaki neshin mutlaka dipnotlarla da olsa kaydedilmesi gerekir. İşte biz bu meâlimizde bu konuya hassasiyetle eğildik. Ancak bunu yaparken nesholunduğu hususu ittifak konusu olan yerleri açıkça belirttik, zaman ve zemine göre işlevi devam eden birçok âyet-i kerimeyi de mensûh olarak değerlendirmeyip, müfessirlerin beyanı vechile farklı şartlarla ele aldık.
2) Yine böylece; Ehl-i sünnet ulemâsının görüşlerini parantezler ve dipnotlarla belirtmeye son derece özen gösterdik. Mesela Nisâ Sûresinin 93. âyet-i kerimesinde “Bir mümini kasten öldürenin ebedî cehennemde kalacağı” bildirilmiştir.
Hâlbuki diğer birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerde “Ne kadar günahı olsa da iman üzere ölenin cehenne de ebedî kalmayacağı”, hatta “Allâh-u Te’âlâ’nın dilemesi durumunda bağışlanıp, cehenneme hiç girmeden de cennete girebileceği” açıklanmıştır.
İşte bütün âyet ve hadîsleri birlikte mütalaa eden Ehl-i Sünnet ulemâsı, bu âyet-i kerîmeye: “Bir mümini imanı yüzünden öldüren, yahut adam öldürmeyi helâl sayarak cinayet işleyen kişi kâfir olacağından cehennemde ebedî kalacaktır!” diye tefsir etmişlerdir.
Diğer bir misal olarak; Müddessir Sûresinin 43. âyet-i kerîmesinde cehennem ehlinin ifadesi olarak zikredilen: “Biz namaz kılanlardan değildik!” âyet-i kerîmesi, Ehl-i sünnet ulemâsı tarafından: “Biz namazın farziyetine inananlardan değildik!” şeklinde tefsir edilmiştir. Zaten ileride gelen: “Biz ceza gününü de yalanlardık!” sözleri, Ehl-i sünnetin bu tefsirinin ne kadar isabetli olduğunu ortaya koymaktadır.
İşte biz bu meâlimizde Kur’ân-ı Kerîm’in metnine hiçbir ilave yapmaksızın, parantezler vasıtasıyla bu manaları okuyuculara naklettik. Bu hususlara riayet edilmeksizin yapılan meâlleri okuyan kimseler ise, bazı günahların insanı cehennemde ebedî bırakacağı yahut namaz kılmayanın kâfir olacağı gibi, Ehl-i sünnet itikadına ters düşen sapık inançlara kapılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.
Hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir başka husus da şudur ki; Kur’ân-ı Kerîm’den hüküm çıkarmak ancak mezhep imamlarının ve müctehidlerin başarabileceği bir iştir. Bu zevât-ı kirâm fıkhî meselelerin tümünü delillerinden istinbat ederek hazır bir halde önümüze sunmuşlardır.
Artık bize gereken; delillerden hüküm çıkarmaya uğraşmak olmayıp, ehli tarafından ictihad edilen fetvayı arayıp bulmak ve onu tatbik etmektir ki bunun mahalli, fıkıh ve kelâm ilimleriyle ilgili yazılmış olan eserlerdir. Bunun aksine hareketle Kur’ân-ı Kerîm’in meâllerinden fetva çıkartmaya çalışanların, “Salât” kelimesinin lügat manasına bakarak farz namazları dahi terk edecek duruma geldikleri ortadadır.
Bu itibarla itikadî veya fıkhî bir hükmü anlamak isteyen bir Müslümanın, sade bir meâlle yetin meyip mutlaka Ehl-i Sünnet uleması tarafından bu konuda yazılmış kitaplara müracaat etmesi şarttır.
Aksi takdirde günümüzde müşahede ettiğimiz üzere Ehl-i Sünnet dışı Mu’tezile, Müşebbihe ve Cebriyye gibi sapık fırkaların inançlarına bulaşması kaçınılmaz olur.
Zira Kur’ân-ı Kerîm âyetleri bir bütün halinde ele alındığında birbirini tasdik ve tefsir eder bir mahiyet taşımaktadır. Dolayısıyla Kur’ân ve Sünnet’te; tahsîs, takyîd ve istisnâ(; birinin, diğerinin hükmünü özelleştirmesi veya kayıt altına alması yahut bazı şeyleri o hükümden ayrı tutması) gibi hükümler cârîdir. Mesela; En’âm Sûresi’nin 145. âyet-i kerîmesinde haram olan yiyeceklerin dört maddeye hasre dildiği görülmekteyken, Mâide Sûresi’nin üçüncü âyet-i kerîmesinde ve diğer birçok hadîs-i şerîfte daha birçok haram yiyecekler bulunduğu belirtilmiştir.
Yine böylece; Kasas Sûresi’nin 56. âyet-i kerîmesinde Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den hidayet vasfı nefyedilmişken, Şûra Sûresi’nin 52. âyet-i kerîmesinde ise bu sıfat kendisine isnad edilmiştir.
Ayrıca; İnsan Sûresi’nin 30. âyet-i kerîmesinde Allâh-u Te’âlâ’nın dilemesi olmadan kulları nın dilemesinin bir şeye yaramayacağı beyan edilmişken, En’am Sûresi’nin 148. âyet-i kerîmesinde müşriklerin, Allâh-u Te’âlâ’nın dilemesini öne çıkaran sözlerine karşılık onlar tasdik edilmemiş, bilakis tekzib ve inkâra nisbet edilmişlerdir.
Bu gibi birçok misali gözönünde bulunduracak olursak; inanç veya amelle ilgili herhangi bir konudaki kesinleşmiş bir kararı mücerred bir meâlden anlayabilmek, müfessirlerin bu husustaki çözüm ihtiva eden beyanlarını hiç bilmeyenler hakkında mümkün görülebilecek bir şey değildir!
Tüm bu yönler göz önünde bulundurulduğunda terceme ve meâl adı altında hazırlanan eserlerin, hükme kaynak ittihaz edilmelerinin büyük sakıncaları bir nebze olsun anlaşılmıştır.
Dolayısıyla mensûh âyetlerin bildirilmesi ve ayrı ayrı manalara ihtimalli olan bazı âyetlerin parantez ve notlarla izah edilmesi, çelişkili gibi görülen bazı noktaların, Kur’ân-ı Kerîm’in tercü manı lakabına haiz olan İbni Abbas (Radıyallâhu anhümâ) gibi selef-i sâlihı̂nden gelen çözümlerle vuzuha kavuşturulması gibi birtakım şartlara bağlı kalınmak suretiyle yapılacak bir meâlin ihtiyaçlara cevap vereceği ve çok faydalı olacağı ittifakla benimsenmiş bir husustur.
İşte biz bu meâlimizde bütün bu şartlara riayet etmek üzere izah gereken hiçbir noktayı kapalı bırakmayıp, muteber tefsirlerde zikredilen müfessirlerin isabetli görüşleriyle her bir âyeti tek tek incelemeye gayret ettik.
Ancak kimsenin iddia edemeyeceği gibi, bizim de hatasızlık gibi bir iddiamız asla mevcut olmayıp, sehven vaki olan kusurlarımızın bağışlanmasını Allâh-u Te’âlâ ve Tekaddes Hazretlerinden, Kur’ân-ı Kerîm hatırına niyaz eder ve bu hizmette emeği geçenlere Mevlâ Tealâ’dan feyiz ve tevfikler talep ederim.
3) Meâl yapılırken Kur’ân-ı Kerîm’de yoruma müsait olan kelime ve cümlelerin tercemesinin, lügatlara veya Kur’ân-ı Kerîm’deki diğer kullanış şekillerine bakılıp ortama ve güne gündeme itibar edilerek açıklanması Kur’ân-ı Kerîmi tahrife ve tebdile sebebiyet verebilir.
Nitekim birtakımlarının, Allâh-u Te’âlâ’nın gazabını çekmek pahasına da olsa, birilerine şirin görünmek için, Nisâ Sûresi’nin 34. âyet-i kerîmesinde geçen: “Nasihat kâr etmeyen, yatak ayırmak suretiyle de yola gelmeyen kadınların dövülmesi” hakkında kullanılan “Darb” ifadesini, oradaki harf-i cersiz isti’maliyle lügatta dahi bulunamayan “Uzaklaştırma” tabiriyle terceme ederek veya bu kelimeyi, lügatta bulunsa da, Ehl-i Sünnet’e mensup hiçbir müfessir tarafından bu makamda kabul görmeyen “Cinsî münasebet” anlamında yorumlayarak, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), sahâbe, tâbi’în, ve cumhûr-u müfessirîne muhalif bir yola girmeleri, “Zaman Kur ‘an’a uymuyorsa, Kur’an’ı zamana uydur!” şeklindeki bâtıl felsefenin mahsûlü olan bu tahrifin en bâriz örneklerindendir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in terceme ve meâlini yapmaktan maksat; o kelimenin lügatta veya Kur’ân-ı Kerîm’de kaç manada kullanıldığı değil, Allâh-u Te’âlâ’nın, îrâd buyurduğu herhangi bir yerde, ondan ne kastettiğidir ki, bunun akılla tespiti, tercih bilâ müraccih (ağır bastıracak bir neden olmaksızın bir şeye öncelik vermek) olur.
Dolayısıyla burada tek tespit vasıtası, nakilden ibaret kalmıştır. O halde terceme yapılırken gözetilecek husus; o kelime veya cümle hakkında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den veya sahâbe ve tâbi’înden yahut cumhûr-u müfessirînden gelen rivayetlere göre terceme yapma zorunluluğunun farkında olmaktır. Zira Kur’ân-ı Kerîm’in lügatını, ıstılahını, iniş sebeplerini ve iniş yerlerini en iyi bilenler ancak bu zatlardır.
Mesela; Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde geçen “Salât” kelimesi lügata bakıldığında bir anlamda “Duâ” olarak karşılık bulmaktaysa da, Kur’ân-ı Kerîm’de geçenler bu manada tefsir edilemez.
Çünkü bu kelimenin Kur’ân-ı Kerîm’de geçen manası; Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), sahâbe, tâbi’în ve cumhûrun ittifakıyla “Beş vakit farz namaz” olarak kesinleşmiştir.
Hal böyleyken buna eş anlamlı olarak dahi “Duâ” manasının verilmesi birçok sıkıntı meydana getirir. Nitekim “Salâtın, vakitli olarak farz kılındığı”nı beyan eden Nisâ Sûresi 103. âyet-i Kerîmesine göre, “Belli vakitlerde dua yapılması farzdır” gibi bir hükme varılması gerekir. Hâlbuki dinde belli vakitlerde dua yapmanın farz olduğuna dair hiçbir delil yoktur.
Yine böylece birileri bu manadan yola çıkarak: “Namaz farz değildir, dua kâfîdir” kanaatine varıp, kendilerini dinden çıkaracak bir inanca sahip olabilirler. Nitekim günümüzde bu fikirde olanlar mevcuttur. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. İşte bu nedenle biz bu meâlimizde, gök ilimleriyle uğraşanların yeni bir buluşuna yahut doktorların yeni bir keşfine göre meâlleri değiştirenlerin tersine her bir kelime ve cümle hakkında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den veya sahâbe ve tâbi’înden yahut cumhûr-u müfessirînden gelen rivayetlere göre terceme yapmayı esas almışızdır.
4) Bazı âyet-i Kerîmelerin sonunda geçen Allâh-u Te’âlâ’ya ait isim ve sıfatlar, o âyet-i kerîme nin muhtevasıyla ilgili farklı manalara delâlet ettiklerinden parantez içerisinde o özel manaya yer verilmiştir. Ayrıca; isim ve sıfatlarda bulunan sonsuz manalar, Türkçede tek kelimeyle ifade edilemeyeceğinden ve ilâhî isimler, (âyet ve hadis gibi bir nass bulunmaksızın akıl yoluyla tespit edileme yecek şekilde) tevkîfî olduğu için, Türkçe bir kelimeyle tercemesi uygun ve yeterli görülmediğin den, ism-i şeriflerin Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen lafızları titizlikle korunmuş, öncelerinde veya sonralarında ise tefsirlerde geçen bazı uygun manalar açıklanmıştır.

MEÂLİMİZDE BULUNAN BAZI ÖZELLİKLER:

1- Yeni meâl hazırlayan bazı ilâhiyatçıların savunduğu gibi parantezsiz bir meâl asla sadra şifa verecek bir terceme ihtiva edemez. Zira Arap lisanı Türkçeye hiç uymadığı gibi, hazif ve takdirler üzerine kurulu bir lügati, tıpa tıp terceme ederek tam manasıyla ifade etmek imkan haricindedir. “Ben yaptım oldu!” kabîlinden birtakım sözlere karşılık cevabımız; “Peki, kim ne anladı?” demekten öte geçmez. Kaldı ki bu iddia sahiplerinin meâllerine bakıldığında, parantez yerine taksim (/) ve tire (-) gibi birtakım işaretler kullandıkları gözden kaçmamaktadır.

    Dolayısıyla bizim bu meâlimizde takip ettiğimiz usûl; âyet-i Kerîmelerin ihtiva ettiği kıymetli lafızların karşılıklarını parantez dışı ve belirgin bir şekilde kaydedip, lafz-ı celîlde vaki olmayan bir kelimeye dahi meâlde yer vermemeye ve metni şerîfte bulunan bir harfin dahî manasını ihmal etmemeye azami gayret göstermektir, tâ ki Allâh-u Te’âlâ’nın kelâmından olmayan ifadeler, Kelâm-ı Kadîm ile karıştırılmasın ve Kelâm-ı İlâhî’de bulunan herhangi bir kelime manasız kalmasın!

    Mesela; akış ve edebiyatı ihlâl eder endişesiyle tekrarlamaktan kaçınmaksızın ( ذلك ) ve ( أولئك ) gibi lafızlara: “İşte sana!”, “İşte sana! Onlar…” gibi manalar vermeye özen gösterdik ki, bu mana ların hangi kelimelerden çıktığı erbabınca malumdur!

    Yine böylece hiçbir zamirin manası ihmal edilmemiş, ancak birçok meâlde yapıldığı gibi sarih isimlerle terceme yapılmayıp, zamir manasının özelliği korunmuştur ve ne kadar fazla tekrar edil se de, akışın bozulması göze alınarak her biri meâlde yerini bulmuştur.

    Ayrıca tefsirlerde açıklanan gizli kasemlerin her biri zikredilmiş ve bazı âyet-i Kerîmelerin meâllerinde bunun defaatle tekrarlanmasından kaçınılmamıştır. Özellikle te’kîd ve tahkîk ifade eden harflere birer birer manaları verilmiş ve yerine göre: “Elbette”, “Şüphesiz”, “Muhakkak”, “Gerçekten”, “Kesinlikle” gibi değişik tabirler kullanılarak, tekrarlanan yerlerde ise farklı manalar tercih edilerek mana akışı sağlanmaya çalışılmıştır.

2- Meâlin metninde geçen (,) virgüller metinle alâkalı olup parantez içlerinde bulunan virgül ler ise metinle alâkalı olmayıp, metnin parantezle birlikte okunmasına göre yerleştirilmiştir. Ancak bazı yerlerde tefsir ve izah mahiyetli getirildiği de olmuştur ki, bunlar okuyucularımızın nazarı dikkatinden kaçacak şeyler değildir.

3- Âyet-i kerîmelerde geçen kelime veya cümlelerin farklı fakat vaz geçilemeyecek derecede güçlü manaları mevcutsa; o zaman ikinci veya üçüncü manalar, bölü (/) işaretiyle metinde farklı yazı şekliyle (renkli ve eğik olarak) belirtilmiştir. Bu farklı manalar bazen bir kelimenin, bazen de bir cümlenin ikinci veya üçüncü manası olabilir. Bundan dolayı dikkatli okunulması durumunda anlaşılması zor olmayacaktır.

4- Sûrelerin başlarında iniş yerlerini belirtmek için zikredilen Mekkî/ Medenî ifadeleri bazı yerlerde Kur’ân-ı Kerîm hattında yazılı olan ifadeden farklı görülebilirse de, bu bir gaflet eseri olmayıp, tefsirlerde ağır basan görüşlere dayanmaktadır.

MAHMUD USTAOSMANOĞLU
28 Cemâziyelevvel 1428
14 Haziran 2007

Kuran’i Mecid’e Giriş